Bir idam hükmü ve bir suç duyurusu…

Günün konuk yazarı, "Bir idam hükmü ve bir suç duyurusu…" adlı yazısıyla Ali Bayramoğlu...

Bir idam hükmü ve bir suç duyurusu…

Bir idam hükmü ve bir suç duyurusu…

Türkiye'nin Mısır politikasının başından siyasi ve vicdani açılardan doğru olduğuna hiç bir şüphe yoktur.

Türkiye Arap ülkelerinde baskı rejimlerinin sona ermesini, toplumsal enerjinin açığa çıkmasını ve demokratik seçimlerin meşruiyetini destekledi. Bu istikamette alınacak yolun Arap ülkelerinde demokrasi ve istikrarın ana koşulu olduğunu vurguladı.

Açığa çıkan toplumsal enerjinin merkezinde İslam vardı ve bu durum doğal olarak “İslam ve siyaset” iktidar düzeyinde yeniden kurulduğu ve kurulacağı anlamını taşıyordu. Ve muhtemel temaslar iki istikamete işaret ediyordu: İhvan'da olduğu gibi ileriye dönük bir demokratik dönüşüm ihtimalini içinde barındıran “meşruiyetçi hareketler” ya da IŞİD'de olduğu gibi selefi, hatta harici “radikal örgütlenmeler”…

Hemen her zaman “medeniyetçi” bir motivasyon ve iddiaya sahip olmuş AK Parti hükümetinin, bu iddiaya işaret eden böyle değişim dalgası karşısında sessiz kalması tarihsel ve siyasi olarak beklenemezdi. İktidar dalgaya “meşruiyetçi açıdan” ağırlık koymaya çalıştı. Erdoğan'ın seçimlerden sonra Kahire'de “laikliğin erdemi” üzerine yaptığı konuşma, İhvan'a yönelik sahiplenmesi “medeniyetçi ve meşruiyetçi tutumun kesiştiği nokta”ydı.

Buna karşın, Türk hükümetinin önündeki bu kaçınılmazlığını görmeyenler aslında, Türkiye'nin yeni siyasi dokusunu da anlamıyorlar, AK Parti'yi “salt liberal politikalar istikametinde hareket eden bir değişim aktörü olarak” tanımlamak istiyorlardı.

Bugün Türkiye'de yaşanan derin kutuplaşmanın, muhafazakar-liberal ittifakın sona ermesinin (katılımcı demokrasi-temsili demokrasi, toplumsal talep-ataerkil siyaset tarzı gibi hususlar dışındaki) ana kaynaklarından birisi budur: Kaynak AK Parti'nin (ne dindar, ne muhafazakar ne de kimlikçi ama) medeniyetçi ağırlığının görünür olmasıdır.

Bir adım daha ileri gidelim…

İçerideki bu kırılma dışarıda yaşanacak başka bir kırılmayla eşanlı olmuştur. Türk hükümeti medeniyetçi ve meşruiyetçi çizgide ilerlerken, Batı dünyası, özellikle ABD, çıkarları gerektirdiği oranda, Mursi'yle arasındaki bağı koparıp, eski düzene geri dönülmesine, darbeye yol veren bir tutum izlemeye başlamıştı.

Sonuçta Sisi darbesiyle birlikte (buna Mavi Marmara krizini, Türkiye'nin sertleşen dilini, Gazze politikalarının tortularını da eklerseniz) son yılların Batı-Türkiye arasında yaşanan en büyük krizi başgöstermişti. Buradaki en kritik eşik şüphe yok ki, içeride ve dışarıdaki kırılmalarda AK Parti'nin karşısında yer alan bakışın bir çok noktada kesişmesi oldu…

Sisi darbesine kah destek verilmesi kah bu darbe karşısında duyarsızlık, darbe gerekçelerini darbe fiilinden daha çok önemseyen analizlerin demokrasi adına cirit atması, Mursi'nin darbeyi hakettiği vurguları, darbeden Arap Baharı'nın iflası sonucunu çıkaran anlayış, bu açıdan Mursi ve Erdoğan hükümeti arasında paralellik kurma çabaları bunlar arasındadır.

Türk siyasi hayatının bir dönemi elbette Arap Baharı'na ve yansımalarına indirgemez…

Ancak, görmek gerekir ki, AK Parti'nin Gezi olaylarının seküler, kentli, sol dünyanın sinir uçlarını ne denli tahrip ettiğini anlamaması, siyasetin hükümranlığından iktidarın şahsileşmesine kadar uzanan eğilimleriyle atarekil siyaset krizi, Erdoğan'ın bu tür pederşahi politikalarına destek verenlerin sinir ucu iritasyonuyla, bir anda buna öfke saçan konuma geçmeleri, yeni siyasi pozisyonlar Mısır darbesiyle kesişmiş, en azından üst üste oturmuştur.

Bu noktada filmi durduralım…

Şu soruyu soralım: “Erdoğan, bu gelişmeleri sizce nasıl algılamıştır?”

Algının (yani gerçekliği yansıtmayan, ama gerçeklikten tam da kopuk olmayan egolar, önyargılar ve kaygılarla beslenen bir durum) altını çizmek kaydıyla makul yanıt bence şudur:

Bir meydan okuma, dahası bir tehdit ve bir adım sonra bir kumpas ve kumpaslar silsilesi…

Gezi olaylarını 17-25 Aralık hadiselerinin takip etmesi, bunun aylarca süren, cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar uzanan etkileri, cemaatin bir taşeron olduğu kanaati bu algıyı daha da keskinleştirmiştir.

Erdoğan'ın siyasetten basına uzanan bir hatta, sadakat ve güvene artan derecede önem vermesi, siyaseti iktidar kavgası yönüyle ele alması, kumpas olarak algıladığına karşı ölçüsüz tepki göstermesi ve tedbir alması bunun göstergeleri arasındadır.

Türkiye hala bunların etrafında dönüyor.

Mısır'a dönelim…

Mursi idama mahkum oldu.

Hürriyet Gazetesi'nin “yüzde 52'ye gelen cumhurbaşkanına idam” manşeti de işte bu koşullarda (kendisi de yüzde 52'yle seçilen) Erdoğan tarafından kendisine yönelik bir tehdit olarak algılandı. Ve Erdoğan Hürriyet Gazetesi yayın yönetmeni hakkında tutuklanma talebiyle suç duyurusunda bulundu. Atılan manşet Türkiye'yi anlamak ve zihniyetleri okumak açısından ne denli sıkıntılıysa, yapılan suç duyurusu da demokratik açıdan o denli ölçüsüzdür.

Türkiye'nin iktidar kavgası havasından çift yönlü olarak çıkması gerekiyor.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.