BÖYLE Mİ ESECEKTİ SON GÜNÜMDE BU RÜZGÂR?

"Nihat Genç"

BÖYLE Mİ ESECEKTİ SON GÜNÜMDE BU RÜZGÂR?

  Doğan (Yurdakul) Ağabeyin eşi Güngör Yurdakul hanımefendinin Kocatepe Camii’nde cenaze törenindeyiz. Barış Terkoğlu’nun, Barış Pehlivan’ın eşleri gelmiş sarıldık tanıştık, Soner’in tanımadığım arkadaşı kısa aralıklarla ayaküstü dertleştik, bir zamanların Edebiyat Eleştiri Dergisi’nin editörü ve şimdi Odatv’de sıkça yazan Ahmet Yıldız bir arkadaşından araba bulmuş Cebeci Asri Mezarlığı’na kadar götürdü bizi, Mümtaz Ağabey’i biraz daha toparlamış gibi gördüm, (Allah korusun) bir daha bir araya gelemeyiz diye acilen topluca bir fotoğraf çektirdik. Ankara gazeteciliğinin en bilindik ve her yere cani gönülden koşan bilindik isimleri arkadaşlarımız, Can Dündar, Faruk Bildirici, Şükrü Küçükşahin, Saygı Öztürk. Nerdeyse cenazeden cenazeye yan yana gelip dikiliyor laflıyoruz öyle.

Bir de Atilla Aşut Ağabeyim var ben henüz altı yaşlarındayken hayatımda ilk gördüğüm ve evimin ve okulumun hemen yanındaki yerel gazetede yazıyor Türkiye çapında ödüller alıyordu,.Atilla (Aşut) Ağabeyle hep cenazelerde yan yana geliyoruz, bu kaçıncı demiyorum Attila Ağabeye, bağırıyorum karşıdan: ‘Attila Ağabey nedir bu komünistlerin çektiği, gözümü açtım onlar içerdeydi işte ölüyoruz musalla taşında cezaevi arabasında yine onlar…’.
Beni görenler yaşımı bana yakıştırmaz ama Atilla Ağabeyi görenler hiç yakıştırmaz, beyaz saçları olmazsa yirmisinde diyeceğim abartıyorsun diyeceksiniz. Sesi bildiğimiz ses değil siz modası geçti mi sanıyorsunuz sıkılı yumruk gibi konuşmaları, durmaksızın, her cümlesi slogan gibi cümleler ‘yılmayacağız, bizi susturamayacaklar, daha bitmedik, tükenmedik daha…’.

Irak İşgali günlerinde TV’de çok güzel ama dayanamayıp ağladığım bir konuşma yapmıştım, Atilla Ağabey yolda beni gördüğünde nerdeyse dövecekti: ‘ağlamayacaksın, bir daha ağlama, emperyalizmin ilk işgali mi bu, niye zayıf gösteriyorsun kendini…’

Bu bilindik elli yüz kişilik kalabalığı otuz yıla yakın aynı mekânlardan tanırım, cenaze kalabalığında şaşırtıcı tek isim Sinan Aygün, sermayeder, ticaret odası başkanı, sağcı muhafazakar değerlerle büyümüş ki Sinan Aygün’ü seven ya da saygı duyan tek solcu hayatımda görmedim, ama Sinan Aygün her grubun içinde herkesle dertleşiyor, mezarın başında onlarca sivil polisin ortasında Sinan Aygün’le baş başayız, hayat hepimize öyle bir tokat attı ki kim nedir nerdedir biz kimiz soruları bir yerlerde sert bir rüzgar yiyip hepimizi kavruklaştırdı.

Doğan Ağabey eşinin mezarına kürekle toprak atarken Sinan Aygün’ün kulağına, duydun mu bugün karar almışlar Ankara’nın amblemi bıyıklı beyaz kedi olmuş, dedim.

ANKARA’NIN BİTMEYEN AMBLEM KAVGASI

Yıllar önce Ankara’nın amblemi, üstünde İslam hilali olan kuva kalpağıdır deyip amblemi arkadaşım Nuri Kurtcebe’ye çizdirtmiş Sinan Aygün’e de Ankara’nın kimliği kurtuluş savaşıdır, kurtuluş savaşının da kimliği kuva kalpağıdır, İslam hilalli kuva kalpağı ‘bağımsızlığımızın başkentini’ en iyi ifade eden amblemdir demiştim ki, bu cümlelerimiz de Ergenekon tutanaklarına girmiş, Ergenekoncular ihtilal yaptıktan sonra Ankara’nın amblemi olarak kuva kalpağı hazırlanmış iddiasıyla.

Aziz Nesin’in edebiyatını sadece geniş kitlelere ulaşmayı başaran çok basit gibi görünen hikayeler kaleme aldığı için çok beğenirim ancak Aziz Nesin’e hiç öykünmedim, yazılarımda muhatap olarak çok daha okumuş bir kitleyi hedef alan bir edebiyat tavrını sürdürmeye çalıştım, heyhat, gelin görün ki artık ne yazsak, yazımız gördüğünüz gibi bir Aziz Nesin yazısı oluveriyor.

Doğan Ağabeyin Kocatepe Camii’ne cezaevi arabasıyla getirilmesi bir yana cenazenin başına kadar dört beş sivil polis çemberi içinde getirilmesi, yıl 2011, güler misin ağlar mısın, sanki bir KGB romanı okuyoruz, sanki Aziz Nesin’in Fil Adamı’nda mıydı Bursa’da polisler arasında giderken yazdığı hikaye… Sivil jandarma ya da polis neyse beş on metre uzakta olsa ne olur, Doğan Ağabey kaçar mı, bu abartılı yakın etten duvar çember içinde görüntü nedir, Can Dündar yanımda, ‘bu kadar korumaya rağmen şimdi yukardan bir helikopter iniyormuş ve Doğan Ağabeyi kaçırıyor mu’ deyince, evet, ne güzel olur…

Zaten bu Ergenekon davasında bir helikopterle kaçırma hikayesi eksikti.

Orta Amerika ya da Meksika filmlerindeki gibi Kocatepe Camii’nin avlusuna gökten helikopter inmedi ve Doğan Ağabeyi kimsecikler yakın korumalar sayesinde kaçıramadı.

Abartmıyorum, camii avlusunda yüz kişilik kalabalığın altmışı sivil polisti, hiç abartmıyorum, mezara defin sırasında otuz kişilik kalabalığın yarısı on beşe yakını sivil polisti.

Cebeci mezarlığında cezaevi arabası kazılan mezarın hemen yanında durdu, beş-on saniye sonra Doğan Ağabey cezaevi arabasından indi, öyle ki, mezara toprak atmak için sadece bir adım attı, iki üç kürek toprak ve çocukları yakınlarıyla birkaç dakikalık sarılma koklaşma ve sonra, tek bir geri adım atarak cezaevi arabasına bindi.

Yani cezaevi arabasıyla mezar arasındaki bu yakınlık bir gün belgesel film çekenlere kolaylık hatırlatma olsun diye söylüyorum, tekrar ediyorum, cezaevi arabasından indikten sonra Doğan Ağabey üç adım dahi atmadı, bir basamak arabadan indi ikinci adımı eline küreği aldı, üçüncü adım geri döndü ve tek adımda tekrar cezaevi arabasına bindi. Kim bilir yolla mezar arasındaki bordür olmasa Doğan Ağabey cezaevi arabası içinden hiç inmeden sevgili eşinin mezarına çok istediği birkaç kürek toprağı hukukumuz sayesinde atabilecekti.

Hak hukuk adalet insanlık işte böyle anlarda kendini gösterip derler ya insanın ağrına gidiyor diye, ağrıma giden, cezaevi arabasının kapısından içeri Doğan Ağabeye yakın koruma eşlik eden sivil giyimli jandarmanın yakasına taktığı rozetti.

Rozeti, ay yıldızdı, kulağına fısıltıyla konuşacak kadar yakındım korumaya, bu çok korumalı matem yerinde bir pislik çıkar korkusu olmasa, o ay yıldızı kime karşı kim adına takıyorsun, diye fısıldayacaktım.

Mesela o ay yıldız rozeti bunca iftirayı manşetlere çeken Taraf’ın yazarları İslamcı yazarlar liberal yazarlar hayatlarında tek bir saniyecik olsun hiç taktılar mı?

Neyse, siyasi kavgayı birkaç satır olsun bırakalım, Doğan Ağabeyin kürekle toprak attığı o an, daha önce mırıldandığım şiirsel bir cümlem geldi aklıma:

‘Sevgili gelince mezar başına, bir pencere açılır mezar taşına.’

O pencereden yalnız sevgililer bakar neler görünür bilemeyiz ancak kestirebiliriz:

“ ilk tanıştığı günkü o güzel kızı gördüğünü “

Bir taziye yazısına bir de şunları eklemek lazım.

İnsan evladının en temel içgüdüsü birlikte yaşamak duygusudur. Arkadaş toplantıları, yemek toplantıları, bayramlar, törenler, düğünler, cenaze günleri bizleri ‘bir arada tutan’ büyük insanlık değerleridir.

Cenazesine dahi gitmem diye yemin ettiğim kalleş insanlar tanıdım ve yeminimi bugüne kadar tuttum, ancak suratını bir daha görmem diye yemin ettiğim kim varsa yeminimi hep bu cenaze avlularında bozmuşumdur, ki, cenazeler, birbirimizi görmemizi, orada yan yana durmamızı…

Ama en önemlisi cenazeler de düğünler gibi bayramlar gibi başkalarını tanımadıklarımızı, görmediklerimizi ‘arkadaşlığa’ dönüştürdüğümüz yerlerdir.

Ve bundan da önemlisi, tabut başında yaptığımız konuşmalar hayatlarımızın en büyük ahlak derslerini oluşturur, yağsız balsız kuru bir başsağlığı, bir kısa karşılaşma hatırlaması ve yaşamında söylediği güldüğü beğendiği birkaç şeyi aramızda konuşmak…

İşte bunlar, hayatın başka hiçbir yerinde öğrenemeyeceğimiz en büyük AHLAK yapıtlarını oluşturur.

Ülkeyi hukuksuzluk cehennemine dönüştüren iftiralar dinlemeler polisler çok zaman var ki arkadaşlarla yaptığımız yemek toplantılarını bitirdi, üniversitelerde yaptığımız konferansları bitirdi, kahvede dahi kağıt oynarken sus pus oluyoruz, şimdi görüyorum ki, insanı insan yapan en büyük değer vefa yok oluyor polis korkusuyla cenazelerimiz dahi ıssızlaşmaya başladı…

Çok hızlı internet kullanabiliyor çok hızlı araba sürebiliyor çok uzak yerleri arayabiliyor ama çok sevdiğiniz bir insanın cenazesinde bulunacak iradeniz kimliğiniz şahsiyetiniz yani İNSANLIĞINIZ yok.

Sanki birileri bizleri, şu Avustralya Amerika’nın ücra kasabaları gibi yerlerde çokça şahit olduğumuz bir haber gibi, bir adam evinin bodrumuna yirmi yıl bir kızı kaçırıp kapatmış yirmi yıldır tecavüz ediyor gibi olayları hatırlatıyor.

Hayatı medyası sosyal alanlarıyla sanki birileri bizi bodruma kapatmış bu toprakların öz be öz çocuklarını düzüyor tecavüz ediyor ve üstelik yakalarına bir de ay yıldızlı rozet takıyorlar.

Kardeşlerim, bizler kurumları bedeni olmayan sözde hürriyetler içinde doğduk ama yeminliyiz, bu kavgayı ne pahasına olursa olsun vereceğiz, çünkü, biliyoruz, bedeli olmadan bedeni olmaz hürriyetin, çünkü:

ÇOK İSTİYORUZ BİZDEN SONRA BİR BEDENİ OLSUN HÜRRİYET’in…

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.