PKK ile değil altmış yıldır ABD ile savaştayız

Yener Yanık yazdı...

PKK ile değil altmış yıldır ABD ile savaştayız

Bir örgüt düşünün ki 33 yıldır bitmiyor, bitirilmiyor, bitirilemiyor.
 
Bir örgüt düşünün ki 33 yılda, 1 trilyon dolara yakın dudak uçuklatan bir meblağı ülkenin hazinesinden çalıp gidiyor.
 
Bir örgüt düşünün ki toplamda 70 bin kişinin ölümüne sebebiyet verebiliyor.
 
Bir örgüt düşünün ki Amerika- Rusya ve tüm Avrupa tarafından her türlü desteklenebiliyor.
 
Bir örgüt düşünün ki İmparatorluk varisi bir devleti kendi içine hapsedebiliyor.
 
Bir örgüt düşünün ki ülkenin meclisinde temsil edilebiliyor. Ana muhalefet lideri ve ahalisi tarafındanyaralı elemanları ziyaret edilebiliyor.
 
Sayıları binleri bulan ve adına akademisyen denilen hainlerce sırtı sıvazlanabiliyor.
 
Mütareke basınından farksız olan bir basın tarafından yıllardır “gerilla, Kürt Kurtuluş Hareketi” sıfatlarıyla sıfatsızlarca sıfatlandırılabiliniyor.
 
Bir iki harf değiştirerek ve adına PYD denilerek Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa tarafından müttefik yaftasıyla desteklenebiliyor.
 
Kendisine en son teknoloji ile donatılmış silahlar, bombalar verilip, askerimizi ve polislerimiziher gün şehit edebiliyor.
 
Bir örgüt düşünün ki Murat Karayılan, Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Fehman Hüseyin( Bahoz Erdal kod adı… Kobani’de İŞİD tarafından öldürüldüğü söyleniyor) , Cemil Bayık gibi Ermeni asıllı liderlerden birini bile yıllardır kaybetmemeyi başarabiliyor.
 
Düşüneceğimiz çok şey daha var ama benim bu aralar en çok düşündüğüm, on ayda on bin leş veren, ülkenin şehirlerini ilçelerini harabeye çeviren, on binlerce silah ve teçhizatı bırakıp kaçan bir örgüt, nasıl hala nefes alıp verebiliyor, bombalar patlatabiliyor, yıkılmadık ayaktayız mesajını verecek çok kanlı eylemleri bir şekilde bizlere okutabiliyor.
 
Silahı, mermisi, bombası, adamı, lojistiği, gücü hiç mi bitmiyor, hiç mi tükenmiyor.
 
Nereden bulabiliyor bu kadar lojistiği… Meyvelerin, Kuran-ı Kerim’in, çakmakların içine bile el yapımı bombayı yerleştirebilecek tekniği nereden öğrenebiliyor. Sırp keskin nişancıları, en donanımlı silahları, profesyonel askerleri, birleşmiş milletlerden farkı olmayan paralı askerleri nasıl tedarik edebiliyor.
 
Defaten söyledik, şu an büyük bir savaşın içindeyiz diye… Cumhurbaşkanının bu bir beka mücadelesidir diye tanımladığı bu savaş, örtülü de değil artık aleni olarak Amerika ve dolayısıyla NATO ile başladı ve şiddetli bir şekilde sürüyor da… Yukarıdaki soruların cevapları işte bu satırlarda…
 
Önce İŞİD’i yaratıp Müslüman topraklara geldiler, şimdi de bu bahaneyle Büyük İsrail için Müslüman kanını zevkle akıtmakla meşguller…
 
Terör örgütleri üzerinden, adice, insafsızca, kahpece gerçekleştirilen bir savaş bu… Türk Dünyası ile arasına Ermeni duvarının inşa edilmesiyle önü kesilen Türkiye’nin,911 km’lik güney sınırını oluşturan Kuzey Suriye’de bu sefer PKK görünümüyle bizi önce durduracak, sonra da bölecek yeni bir SYKES- PİCOT çiziliyor ABD ve müttefiklerince…
 
Herkes gibi onlar da çok çok iyi biliyor ki çağlar açıp çağlar kapatan, İmparatorluklar kurup Haçlılara göz açtırmayan ve Müslümanların bugün de banisi olan bir Türkiye Ortadoğu’dan el çekmeli.
 
İngiliz Churchill’in vasiyeti her birinin kulaklarında gizli…
 
Türkiye’yi; solarsa sulayın, gürleşirse budayın…
 
Son elli yıldır bu vasiyeti çok çok iyi yerine getirdi NATO ve müttefikleri.
 
Başımıza bugüne kadar hangi belalar gelmişse bu ikisinden gelmiştir, bu ikisi yüzünden bugün bu belalardan kurtulamıyoruz.
 
Amerika demek NATO demek, NATO demek Almanya- Fransa- İngiltere – İtalya- Belçika- Hollanda- İspanya vs. demek…
 
Peki, nedir bu NATO?
 
İkinci Dünya savaşının galipleri olan ve dünya beşten büyüktür denilmesine karşı 196 ülkeyi aldıkları kararlarla o günden bugüne sigaya çeken bu beş büyük ülkenin en önemli iki devi ABD ve SSCB (Rusya) 1945’te Yalta’da anlaştı ve biz Yalta Konferansında ABD’nin payına düştük.
 
1945’ten sonra oynanan mizansen gereği Rusya kötü adam olup Varşova Paktını kurdu, Amerika ise iyi adam olup NATO paktını kurdu. Ve Dünyayı 1991’e kadar yani SSCB yıkılıncaya kadar iki kutuplu olarak bir güç dengesiyle yönetti bu iki ülke.
 
(Bu güç dengesi bozulunca İngiliz Başbakanı MargaretThatcher’ın ifadesiyle yeni hedef İslam’a karşı İslam parolasıyla Müslüman dünyaya ilan edilecek olan savaştı. Irak işgali, ikiz kuleler saldırı bahanesiyle  Afganistan’ın ve Irak’ın ikinci kez işgali, Arap Baharı, Sisi darbesi ve şu an III. Dünya savaşının yaşandığı Suriye bu savaşın ve parolanın adı ve ispatı)
 
 
Bu tiyatroda kötü adamdan çok korkan İsmet Paşa ve akabinde iktidara gelen Adnan Menderes kurtuluşu Hıristiyanlardan mürekkep NATO’ya girmekte buldu. ( Menderes, tiyatroyu anlamaya başladığı anda önce uçağı düşürüldü, oradan sağ çıkınca idam ettirildi ama öldürülmesindeki asıl sebep Rusya’ya yüzünü dönmek üzere olmasıydı )
 
Müslüman kimliğinizle giremeyeceğiniz bir NATO gerçeği varmış gibi gözükse de bu da bir mizansendi.Dünyanın en stratejik coğrafyasında olan bir Türkiye NATO kılıfıyla ABD’nin emrinde olmalıydı. Hatırlayın, okılıf ve o kılıfa gerekçe olan bir diyet de bulunup hemen ödenmiş ve Türkiye NATO’ya dâhil edilmişti.
 
50’li yıllarda Kore’ye gidip yüzlerce şehit verdikten sonra zar zor girdiğimiz ( ! ) NATO,  önce içimizde 60 darbesini yaptı, sonrasında oluşturduğu gladyo tarzı yapılanmalarla devletin her kademesinde her şeyin üstüne çöktü.
 
Bugünlerde Akşener’in Bahçeli’ye atfen diline doladığı, bir şey değişecek her şey değişecek minvalindeki beyanattan anlaşılacağı üzere her şeyi bir şey ile yıllarca kontrol ederek bizi içimize tıkayan bir Gladyonun da temelleri ta o zamandan atılmıştı. 
 
  Türkiye’de elli yıldır her şeyi bir şey ile kontrol ettikleri en kilit nokta, Cumhurbaşkanlığıydı. Bu makam NATO konseptinde, Batıcı, seküler, Milli değerlerden uzak, Kemalist bir zihniyetten mürekkep biranlayışla yetişen ve mutlaka asker kökenli olması gereken birinden olmalıydı. Adı “cumhurun başı” gibi sembolik olsa da o aslında NATO’nun bir nevi halife i ruyi zeminiydi.
 
Eğer bu makam asker değil de sivil biri tarafından (cumhurca demokratik bir şekilde) ele geçirilirse gelen bu kişi de kendi dümen sularında yüzen biri olmalıydı.
 
İlk sivil Cumhurbaşkanı olan Özal, zamanla bu şablonun dışına çıkınca önce suikastla uyarıldı, sonra dümen suyuna gelmeyince de kendisi zehirlenerek tıpkı Menderes gibi tasfiye edildi.
 
 
Mecliste, bürokraside, hukukta, iş dünyasında, medyada ve derin devlet denilen her yerde kendi adamları vardı gladyonun. Bu muhteşemce planlanmış bir yapıydı, kusursuzca işleyen bir çarktı.
 
Bu yapının çarkları yıllarca kusursuzca işledi. Birbirine düşmanmış gibi gözüken her türlü yapı aslında bir mizansendi vegladyo yapılanmasının ürünüydü. ( FETÖ, Derin devlet, PKK, Medya vs… )
 
Derin devlet ya da gladyo denilen ve başımıza 60 yıldır musallat olan bu yapılanmanın bizlere kan ve gözyaşından başka faydası olmadı. Ve biz her şeyi zıtlıklarla kurulu içteki bu dengede aradığımız için yıllarca yumurta tokuşturulur gibi birbirimizle tokuşturulduğumuz için bu oyunu anlayamadık.
 
Başbakanlar, bakanlar astırıldı, darbeler tertiplenerek ülkede kardeş kardeşe düşürüldü, 60 - 80 darbesi, 71, 97, 2007 muhtıraları ile askerin eline sürekli bir sopa tutuşturuldu, Özal’ın öldürülmesi, Eşref Paşa’nın uçağının düşürülmesi, İpekçi, Mumcu, Üçok, Kışlalı cinayetleri gibi devletin çok çok iyi yetişmiş gazeteci ve bürokratlarının kaza süsü de verilerek öldürülmesi ile ülkede her zaman büyük bir kaos yaşatıldı, 1978 yılında temelleri galadyo tarafından atılan 1984’te de ilk kanlı eylemini gerçekleştiren PKK ile de ülkeye ekonomik, siyasi, sosyolojik, dini ve etnik her türlü esaret yaşatıldı.
 
 
Hatta kamufle olan Paralel yapı 2013’te aleni ortaya çıkana kadar da PKK bu işi içeriden ve dışarıdan aldığı destekle tek başınaymış gibi gözükerek çok çok iyi başardı.
 
Kendi kontrollerindeki Medya- bürokrasi- asker- yargı erkleriyle ülkeyi yıllarca istedikleri gibi yönelttiler. Bir başörtüsü ile bir laiklikle bir irtica ile yıllarca bizi uyuttular.
 
Hiçbir şey üretemeyen, montaj sanayisine gebe bırakılan ve sürekli sömürülen bir devlet olarak kalmamız için her şeyi yaptılar. Ve bizi hep bizdenmiş gibi gözüken kendi adamlarıyla yönetip bu planlarını kusursuzca uyguladılar.
 
Dilimizi, tarihimizi, özgüvenimizi benliğimizi, hafızamızı, evlatlarımızı, hayallerimizi yıllarımızı kısacası her şeyimizi alıp gittiler.
 
 
Üç tarafınız denizlerle, dört tarafınız düşmanlarla çevrili diye bir algı yaratarak geçmişimizle aramıza büyük bir duvar ördüler.
 
Şu son altmış yılı bir özetleyip gladyonun sebebiyet verdiği olayların sosyolojik panoramasını ortaya koyup olayları beraberce inceleyelim:
 
NATO’ya girmek için 1950’li yıllarda Kore’ye gittiğimizde bugünkü Somali’den hiç farkı olmayan Güney Kore bugün dünya çapında büyük markalar yaratırken, trilyon dolarlık ihracata kavuşurken biz ne mi yaptık; başlıklar halinde özetliyorum dikkatlice okuyun bir zahmet:
 
İrticailelaiklikle, köydeki Hasan’ı, Mehmet’i, şehirdeki namaz kılanı fişlemekle, sürekli birbirimize düşmekle,
 
zama zam diyen Kemal Sunal filmleriyle,
 
Aşağılık kompleksleriyle,
 
Devlet Malı deniz yemeyen domuz lafının topluma verdiği algıyla,
 
Devletin tüm kurumlarındaki ağır aksak işleyen ve işkence veren bürokrasiyle, bugün git yarın gel zihniyetleriyle,
 
Kuş serisindeki arabaları bu millete reva gören kuşbeyinli ülke sömürücüleriyle,
 
Askerin ve polisin çok çok sert yüzüyle,
 
Evde, okuldave askerdehiç eksik edilmeyen ve adına da cennetten çıkma denilen dayakla, 
 
Memuriyet hayatında sarı zarfın korkusuyla ya da haritadan yer beğen parolalarıyla,
 
Dönemin iktidarına yakın adamlara yakın olma yalakalığıyla,
 
Köyümüze ayda yılda bir uğrayan kepçenin mazotunun bitişine, dişlisinin kırılışına ya da şoförünün tafrasına üzülüşümüzle,
 
Sineğin bile konmadığı sana yağlarını yiyip, aile planlaması denilen ve bunu zihinlerimize işleyen Zeki- Metin parodileriyle,
 
Sadece çocuklara hitaben değil belki de bütün ülkeyi uyutanları özetleyen Adile annemizin uykudan önceleriyle,
 
Zeytinyağı, gazyağı, benzin kuyruklarından mürekkep hayatı yaşayan bir toplumun barut ve kan kokan gençlik izdüşümüyle…
 
Marshall yardımları kapsamında verilen direktifler neticesinde Zeytinyağlı yiyemem, basmalı fistan giyemem türküsünün verdiği gaz ile zeytin ağaçlarını kesip zeytinyağını hayatımızdan çıkarmaktan tutun her türlü doğal olmayan yiyecekleri doğalmış gibi tüketip, geleneksel beslenme alışkanlığımızı ve damak zevkimizi bir yana bırakıp hastalık hastası olan bir halet i ruh iyeye dönüşmekle,
 
Tenekeden kulübelere vatan evlatlarını askerlik adı altında tıkıp, bile bile şehit ettirmekle,
 
Camilerdeki imam tipolojisiyle sadece nar- ı cehennemden bahsedip toplumu iyice kasvete, meyhaneye ve dinden soğutmaya yönlendirmekle,
 
Altı kere gelip yedi kere giden, şapkasını elinden düşürmeyen, Askerin ”biz tak deriz o şak diye yapar” dediği Cumhurbaşkanları ile
 
Netekim paşaların, 12 Eylül ürünü cezaevlerinde insan dışkısı yedirmek dâhil her türlü işkenceyi CIA eliyle yapıp, PKK’nın Kürtler nezdinde tohumunun atılmasıyla,
 
“Amariga, Alamanya, İYMEYFE” deyip onlara hayranlık duyan kahvehane jargonlarıyla,
 
Elalem gider Ay’a, biz de gideriz yaya diye Samsun sigarasını içimize çekip üç beş ayda bir hükümet değiştirmekle,
 
Türkçe bilmeyen annesiyle, anında biten jetonların olduğu birkaç metrekareden mürekkep telefon kulübelerinde vatan borcu, peygamber ocağı denilen bir yerde, Kürtçe konuşurken dipçik yiyen Kürt gençlerinin hüznüyle,
 
Hastanede doktor ve ilaç,  bankaların önünde ise emekli maaşı kuyruklarıyla,
 
Her Yeşilçam filminde; faizci, zamparabir imam; hayat karşısında sürekli aşağılanmış, kadere isyan eden bir insan, ne varsa kahvede meyhanede var denilipsürekli oraları vitrine çıkaran,sigara içen alkol tüketen, genelev görüntüleriyle erotizmi ve kadere isyanı bir arada sunan, hapishane kareleriyle ruhumuzu kokuşturan, Ayşecik, Sezercik Turist Ömer tiplemeleriyle Pepe tarzında filimler çekip toplumun algısıyla dalga geçen beyaz perdeyle yönetmenleriyle,
 
 Türk gibi başla, Alman gibi bitir, Türk malı değil mi, iki günde elinde kalır sözleriyle, Tanju’nun attığı gollere Avrupai bir gol diyen maç spikerleriyle
 
VS… VS… VS…bunlarla meşguldük işte…
 
 
12 yılda bitirilmeyen ve artık patates deposu yapılması gündeme gelen 3 bin metrelik Bolu Dağı tünelini bile yapamadığımız yıllardı o yıllar…
 
 Hatta o yıllarda PKK bile yerliydi. Ayağında mekap, elinde Rus yapımı keleş, vücudunda yüzlerce bitle gezen teröristler dağlarda şimdiki gibi kahpelik peşindeydi ama çoğu yine de yerliydi.
 
 
PKK, o yıllarda bu sebeplerden bitmemişti. Çünkü ülkenin Batısı bile bu şartlardayken Doğusunu varın siz düşünün.
 
Şimdi ise konsept bambaşka… O eski devlet anlayışından zerre olmamasına rağmen, görünürde PKK kisvesi altında Amerika- Rusya- Almanya- İngiltere- Fransa – İsrail başlığı altında hüküm süren bir PKK var karşımızda.
 
                Camiler bombalayan, Hac takan, Sırp keskin nişancılar barındıran, Amerikalı askerlerle ayni üniformayı giyen, Kürt soslu Ermenilerden ve post modern Haçlılardan oluşan ve sadece adı PKK olan bir maşa örgüt artık deşifre oldu.
 
PKK, PYD ile birlikte sahipleri adına III. Dünya Savaşının tetikçiliğini yapıyor tam da bu günlerde…
 
Tekrar tekrar söylüyorum, kesinlikle ve kesinlikle Üçüncü Dünya Savaşını veriyoruz ve bu savaşın tam ortasındayız.  Bu savaş”I ve II. Dünya Savaşı’ndan çok çok farklı… Post-modern bir şekilde ve terör üzerinden gerçekleşiyor gibi gözükse de bin yıl önce kaldığı yerden devam eden bir savaş bu savaş…
 
  Hac ve Hilalin savaşı bu savaş…
 
Her gün şehit verişimiz bundan, ilçelerimizin yerle bir oluşu da bundan. Tonlarca bomba yüklü araçların İstanbul’un, Ankara’nın göbeğinde patlaması da bundan…
 
Çünkü Hilalin alemdarı dün olduğu gibi bugün de biziz…
 
Ayağında mekap, elinde keleş, üstünde binlerce bit olan adamlar gitti yerine ABD üniformalı profesyonel adamlar geldi.
 
Dün;İsrail’den üç beş Herona muhtaç olan, tankımı PKK’YA karşı kullanamazsınız diyen Almanya’nın ağız kokusunuçeken, silahlı İHA için Amerika’dan dilenen, üç beş çinkodan barınak yapıp adına karakol diyerek askerini açık hedefte tutan, Milli bir piyade tüfeği bile olmayan, bir cent için Lüksemburg’a dahi muhtaç olan, ezik, ne denilirse yapan bir Türkiye yok şimdi karşılarında.
 
Aselsan ile şahlanan, Katar’da Somali’de askeri üstler kuran, artık oyun kuran ya da kurulanı bozan, çizilen rotadan çıkan, çok büyük projelere imza atan, içeride 60 yıllık gladyonun tüm unsurlarını deşifre edip neredeyse tasfiye eden, küllerinden yeniden doğan bir Türkiye var karşılarında.
 
 
Onun içindir ki Dünyanın en stratejik en can alıcı coğrafyasında yaşamak bir tarafa, Dünyaya defalarca Nizam-ı Âlem vermiş bir milletseniz başınıza her türlü belayı işte böyle sarıyorlar.
 
Daha da zamana ihtiyacımız olsa da iki yüz yılık bir uykudan sonra yeni yeni kendimize geliyoruz.
 
Evet, ciğerimiz yanıyor, bebeler babasız doğuyor, kadınlar dul, çocuklar yetim kalıyor.
 
Bir savaşta ancak verilebilecek şehidi hem de kendi topraklarımızda veriyoruz.
 
Dün yedi düvele verdiğimiz savaşı bugün yeniden icra ediyoruz. Dün en kötü halimizle yenilmedik, bugün bu gücümüzle Allah’ın izniyle yine galip geleceğiz.
 
Dün içimizdeki gladyonun içimizdeki yerli PKK’sı, derin devleti, paraleli ile savaşırken bugün bütün bu unsurların çoğunun tasfiye edilmesiyle deşifre olan gladyonun gerçek banisi ABD’nin tam da kendisiyle savaşıyoruz.
 
Ezcümle… PKK İLE DEĞİL ABD İLE SAVAŞIYORUZ…
 


Etiketler; #yener yanık
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.