Sürükleyici Bir Hayat Hikayesi!

Okurken kendinizi alamayacaksınız!

Sürükleyici Bir Hayat Hikayesi!

Bize biraz kendinizi tanıtır mısınız?
27 Ekim 1938 yılında Trabzon’un İskenderpaşa Mahallesi’nde doğdum. O zamanlar babam Toprak Mahsülleri Ofisi’nde memurdu. Daha sonra Toprak Mahsülleri Ofisi’nin Kurucu Müdürlüğü’ne atandı ve biz ailece  Çorum, Samsun, Giresun, Ordu, Erzurum’a gittik. Oralarda yaşadık ve sonra yeniden Trabzon’a dönüş yaptık. Babamın işinden ve sürekli farklı illerde yaşamamızdan dolayı da benim tahsil hayatım çok karışıktı. İlkokulu Çorum’da, Ortaokulu Samsun’da bitirdim. Liseye Giresun’da başladım ve Trabzon Lisesi’nde tamamladım. Bu nedenle ben saf Trabzon çocuğu değil, karışık bir Karadeniz çocuğuyum. Bütün okul hayatımda çok başarılıydım. Her dönem okul değiştirsem dahi başarıyla tamamlardım ve rahmetli babam, annemle beraber benim başarım karşısında ağlardı. 1957 yılında Trabzon Lisesi’nden mezun olduktan sonra bir vapur dolusu mezun olan arkadaşlarımla deniz yoluyla İstanbul’a Üniversite okumaya geldik. Ben Hukuk Fakültesi’ni kazandım ve okumaya başladım. O yıllar 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin öncesine denk geliyordu ve İstanbul ardından da Türkiye karışmaya başlamıştı. Bende Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti üyesiydim ve ister istemez kendimi o kavganın içerisinde buldum. 1959 yılında 2. sınıftan 3. sınıfa geçeceğimiz dönemlerde bizi tutuklamak istediler. Bende kaçtım. Yedek subaylık okumaya gittim. Süvari Yedek Subayı olarak İstanbul Ayazağ’da Süvari okulunda okumaya başladım. Sonra askerlikte Isparta komanda kurslarını bitirdim. Ardından Çankaya’ya muhafız kıtasına Teğmen olarak gittim. Oraya gittikten bir ay sonra 27 Mayıs ihtilali oldu beni Adapazarı’nın Hendek ilçesine Belediye Başkanı olarak atadılar. Herhalde Türkiye’de 22 yaşında Belediye Başkanı olan tek kişiyimdir diye düşünüyorum.

Sinema dünyasına nasıl adım attınız?
Biz beş kardeşiz ve hepimizde o dönem okuyorduk. Bizim sülalemizde benim dışımda üniversite okumamış kimse yoktur. Bende okudum ama artistliğimin yüzünden bitiremedim. O dönemde babama yardımcı olmak için İstanbul’da iş aramaya başladım. Bir ara et balık kombinesinde çalıştım.Sonra İstanbul Fındık Tarım’ın İstanbul Şubesi’nde çalıştım. Bir gün bir vesile ile akrabamız olan Acar Filmin Yapımcısı Murat Köseoğlu’nun yanına borç para istemek için gittim. Orada rahmetli yönetmen Aydın Arakon beni görüyor ve biz artist arıyorduk. Bu çocukta iş var diyor. On beş gün içinde ne olduğunu anlamadan bir anda kendimi sinema setinde buldum. Bana bir çek, bir de senaryo verdiler. O zaman Trabzon talebe yurdunda kalıyordum. Oraya gittim ve okumak için senaryoyu açtığımda zarfın içinden beş bin lira çıktı. O zaman babam bana ayda 60 lira gönderiyordu. Ama yönetmen bana 5 bin lira vermişti. Ben durur muyum? Hemen senaryoyu okumaya başladım.

İlk oynadığınız film hangisiydi?
Çok iyi hatırlıyorum. 1961 senesinin sonu gibi, Ekim ayıydı. Fatma Girik’le birlikte ‘Fosforlu Oyuna Gelmez’ adlı sinema filminde oynamıştım. Hem sinemada çalışayım, hem de okuluma devam edeyim diye düşünüyordum. Fakat birden bire öyle yükseldim ki, Türk sinemasının aranılan jönü haline geldim ve ders çalışmak için boş zaman bulamamaya başladım. Bu arada üniversiteye gideyim, derslere gireyim dedim. Ama üniversiteye gittiğimde bütün genç kızlar etrafımı sardı. Ben bu kadar tanınacağımı bilmiyordum. Utandım, çok utandım ve oradan resmen kaçtım. Bir daha da ‘gitmem’ dedim. O gidişim Hukuk anfisine son girişim oldu.

Peki, sizi gerçek anlamda Tanju Gürsu yapan yani rüştünüzü ispat ettiğiniz film hangisiydi?
Sevgili Çolpan İlhan ile Başrolünü paylaştığım ve üçüncü filmim olan ‘Ver Elini İstanbul ‘ ile rüştümü ispat ettim. Daha çok tanınmaya başladım. Filmde, trenle İstanbul’a geliyorum. Haydarpaşa’dan vapura biniyorum. Vapurun güvertesinde İstanbul u izliyor ve ‘Ulan İstanbul sana Kral olmazsam bana da 21 Kemal demesinler’ diyorum. İşte bu sözün ardından bütün genç delikanlılar, o dönemlerde sınıflarında hangi şehirde yaşıyorlarsa, oranın adını söyleyerek ve okul numaralarını isimlerinin önüne koyarak, benim bu seslendirmemi kendilerine uyarlamaya başladılar. Birden bire bu diyalog, tüm Türkiye’de slogan haline geldi. Hatta sınıflarında bu sözü söyleyen erkekler, kabadayı oldular. O günler çok başkaydı. Ardından film çekimlerimiz hızlandı, birinci sene 28 film çektik, bir sonraki sene 26 film çektik derken, zaman akıp geçti. Tabi bu işi sevmeye başladıkça, kendimde filmcilik yapmak istedim. Çok daha kaliteli filmler ile tanınmak istedim. Mesela Gurbet Kuşları ve Duvarların Ötesi filmlerinin yapımcılığını üstlendim. 1963 – 1964 yılında çekilen bu filmler, Türk sinema tarihine geçen filmlerdir. Hele ki Gurbet Kuşları, çok fazla ses getirmiştir. Ben Türk sinemasının bütün unsurları ile ayrı ayrı ilgilendim.
 
Bugüne kadar kaç filmde yer aldınız, hatırlıyor musunuz?
Yanılmıyorsam 168 tane başrolünü oynadığım filmim var. Daha sonra dizilere başladım. 2000 bölüme yakın dizide yer aldım. Filmlerin isimlerini sayabilirim ama dizilerinin çoğunun ismini hatırlayamıyorum. Çünkü diziler günlük çekiliyor. Dikkat ederseniz, dizi bittikten sonra oynayan oyuncularda unutulur. Diziler para getirir, şöhret vermez. Sevgi ve saygı da vermez, lakin para verir. Bizim zamanında böyle paralar kazanmıyorduk. Ama sinema oyunculuğu başka bir şeydir. Hele ki bizim zamanımızda ki oyunculuk çok başkadır. Biz öyle büyük paralar kazanmadık ama şöhreti yaşadık. Biz, Türk sinema seyircisinin sevgilisi haline geldik. Bize olan saygı ve sevgi hiç bitmedi. Ben ve arkadaşlarım hiçbir zaman seyircimize terbiyesizlik yapmadık. Hep saygılı davrandık. Her zaman halkı düşündük. Bizi kötü görmesinler, bizi yanlış anlamasınlar diye hep dikkatli davrandık. Şimdi bakıyorum, bir dizide figüran olarak oynayan bile hemen soluğu Cihangir kahvelerinde alıyor. Biz öyle değildik! Biz mesleğimizi severdik ki bugünün şartlarına sahip bile değildik. Teknik yoktu, imkanlar kısıtlıydı. Bir tane minibüsün içine hep beraber girer, başka bir şehre ya da dağların tepesine film çekmeye giderdik. Hiç kimsenin egosu yoktu ve mutluyduk.

Babanıza yardım için çalışmayı düşündüğünüz sırada şöhretle tanıştınız. Bu sizi biraz olsun etkilemedi mi? Düşüncelerinizi ya da hayata bakışınızı değiştirmedi mi?
Muhakkak ki değişim oldu. Birde daha önce anlattığım gibi o dönem beş kardeş hepimiz okuyorduk ve babamın aldığı maaş ile bizi okutmasına imkan yoktu. Belli ki annemle babam, Trabzon’da biz okuyalım diye fedakarlık yapıyordu. Bende bir şekilde ‘destek olmam’ gerekir diye düşündüm. Birde en büyük erkek çocuk bendim ve benim bir şekilde para kazanmam gerekiyordu. Yani babamı arayıp, ‘baba bana para gönder’ dememem lazımdı. O ilk beş bin lira avansı alınca, bütün psikolojim değişti. ‘Ben acaba bundan sonra kaç filimde oynarım? Ne kadar kazanırım’ hesabı yapmaya başladım. Birde o filmde beş bin lira avans aldım. Ama film bittiğinde on beş bin daha aldım. Bir buçuk iki ay içerisinde yüksek paralar kazanmaya başladım. O biriktirdiğim paralar ile İstanbul Şişli’de de ev aldım. Ailemi İstanbul’a getirdim. Böylelikle bizim ailemizin yönü bir anda değişti. 
 
 
Halkın sevgilisi olmak, şöhret olmak nasıl bir duygu, bir tarifi var mı?
Şöhret olmak anlatılamaz. Onun tadı eğer çok düzgün kullanırsan, şöhreti ve halkın sevgisini istismar etmezsen çıkar. O zaman işte şöhret en büyük aşktan en büyük kadından daha fazla mutlu eder seni.Belki çok iddialı olacak ama ben biliyorum ki dünya sinemasında her nerede olursa olsun, hiç bir sinema oyuncusu bizlerin halkımız tarafından sevildiğimiz kadar sevilmemiştir. Bütün arkadaşlarımla gurur duyuyorum. Biz işimizde hakikaten çok iyiydik. Halka çok şey kattık. Çok iyi bir sinema kuşağıydık. Geldik görevimizi Türkiye’de bir sinema başöğretmeni olarak yaptık, yaşadık ve artık dünyadan gidiyoruz!

Peki, bu dönemin genç sinema oyuncularını nasıl buluyorsunuz?
Ben günümüz oyuncularına hayranım. Özellikle genç kız oyuncuları, Türkiye’de müthiş beğeniyorum. Erkekleri de aynı şekilde beğeniyorum. Fakat dublör kullanmalarına karşıyım. Biz dublör nedir bilmezdik! Kullanmazdık ve  kavga sahnelerini kendimiz yapardık. Bütün vurdu kırdıları biz kendimiz oynardık. Hiç unutmuyorum. Rol gereği, Topkapı Sarayı’nın tepesinde kılıç salladığım zaman turistler aşağıdan ‘düşeceksin’ diye bana bağırıyorlardı. Biz bir aksiyonun içinde gerçekten yaşayarak oynuyorduk. Şimdi sinemalarda ya da dizilerde rol alan erkek oyuncular,  o aksiyonun içinde değiller. Tabi bu oyuncuların hatası değil. Tamamen senaryoya göre hareket ediyorlar. Belki o gençlerde bizim gibi olayın içinde birebir yer alsalardı, bu işi beklide çok daha farklı yaparlardı. Türkiye’de erkek ya da jön dediğin zaman, güçlü kuvvetli olacaksın. Gençlerin oyunculuklarına laf etmiyorum. Yönetmenleri de geçiyorum ama senaristleri eleştirebilirim. Benim filmim dediğim ‘Gurbet Kuşları’ Türkiye’nin bütün okullarında ders olarak hala daha gösteriliyor. Ben o filmin, hem sahibi hem de başrol oyuncusuyum. Filmin yönetmenliğini rahmetli Halit Refiğ yapmıştı. Bir gün Turgut Özakman’ın ‘Ocak’ adlı piyesini tiyatroda oynamam için bana teklifte bulundular. Ama zamanım olmadığı için oynayamadım. Çünkü Anadolu turnesine çıkmam gerekiyordu. Fakat ‘Ocak’ piyesi o kadar hoşuma gitti ki bir gün kendi kendime dedim ki ‘bundan çok güzel bir film olur.’ Düşüncemi de ‘Gurbet Kuşları’ ile gerçekleştirdim. Hikayesi Turgut Özakman’a ait Türkiye’nin en büyük romancılarından bir tanesi olan Orhan Kemal senaryosunu yazdığı, yine büyük duayenlerden Kemal Tahir’in diyaloglarını düzenlediği ve yönetmenliğini Halit Refiğ’in yaptığı muhteşem bir film ortaya koyduk. O  film hala okullarda ders olarak öğrencilere gösteriliyor. Bunu anlatmamda ki neden senaryonun ve senaristin bir film için ne kadar önemli olduğunun anlaşılması içindir.

Son yıllarda Karadeniz Bölgesi’ni anlatan birçok dizi ve sinema filmi ile karşılaşıyoruz. Siz bir Karadenizli olarak bu filmlerde yer almayı düşündünüz mü?
Bana Trabzon’da çekilecek bir film için teklif geldi. Fakat senaryoyu okuduğumda her yerden alıntılar yapıldığını fark ettim, kabul etmedim. Yine Trabzon’da çekilmesi planlanan bir dizi teklifi ile geldiler. Fakat o dizide de oyunculardan sadece ben Karadenizli olacaktım. Başka hiçbir oyuncu arkadaşım Karadenizli değildi. Bu yüzden o teklifi de geri çevirdim. Yine bir dizi teklifi geldi. Fakat sadece ben Karadenizliyim. Zaten Karadenizliler olmadan gidip Trabzon’un bir köyünde nasıl film çekmeyi düşünüyorlar, anlam veremiyorum.
 
Geriye dönüp baktığınızda kırgınlıklarınız var mı?
 
Ben insanlara kolay kolay kırılmam. Belki günü birlik kırgınlıklarım olmuştur. Ama oda o anlıktır.
Ufukta yeni bir dizi ya da sinema film projesi var mı?
Gelen teklifler oluyor tabi ki ama bana uygun olmadığı için değerlendirmiyorum. Sadece senaryo ile ilgili değil, yapılan teklifle alakalı da ara ara sıkıntılar yaşıyoruz. Bize karşı adil davranılmıyor. Filanca oyuncu bölüm başına 30 bin, 40 bin belki de daha fazla para alıyor ama Tanju Gürsu’ya bölüm başı 2 bin lira teklif ediyorlar. Yani benim hakkımı onlara veriyorlar. Bende bunu asla kabul etmiyorum. Ama eşit davranıp bana yine o parayı teklif etseler, seve seve gidip oynarım.
 
Bir dönem Trabzonspor yönetiminde yer aldınız, yönetime girişiniz nasıl gerçekleşti?
 
Ben İstanbul’a gelmeden önce Erdoğduspor’da oynuyordum. Fakat üniversiteye başlayınca bıraktım. Sonrada sinema ile tanıştım. Trabzonspor 1966 yılında kurulduğunda ise beni arayıp İstanbul temsilciği teklif ettiler. O zamanlar takımın rengi kırmızı beyazdı. Daha sonra renkleri Bordo Mavi oldu. Beni İstanbul temsilcisi olarak tanıttılar. Yönetimde değilsin ama yönetimin içindeydim. O dönemler yaşlı nineler, Trabzonspor galip gelsin diye evde namaz kılar, dua ederlerdi. Çünkü yediden yetmişe herkes Trabzonsporluydu. Biz o dönem bir Anadolu takımı olarak, Anadolu ihtilalini yarattık. 6 sene üst üste şampiyon olduk. Daha sonra Mehmet Ali Yılmaz’ı da alıp, İbrahim Cevahir ile İstanbul’a götürdük ve Trabzonspor’un Başkan’ı olarak lanse ettik. Mehmet Ali Yılmaz o zaman bana, ‘benim yönetimimde yer al’ dedi ve o zaman ilk kez resmi olarak yönetime girdim. 1 sene yönetimde kaldıktan sonra istifa ettim. Çünkü ben resmi bir sıfatın içinde olmayı sevmiyorum. Resmi bir sıfatın içinde olmak insana mesuliyet getiriyor. Dışarıda olduğun zaman ister hizmet edersin, ister etmezsin. İçerideki  kötü şeyleri görmezsin. Ama içerde olduğun zaman kötüleri de görüyorsun buda hoş olmuyor.
Trabzonspor’un verilmeyen şampiyonluk kupası için neler söyleyeceksiniz. Sizce kupa Trabzonspor Müzesi’nde ki yerini alacak mı?
Şike bana göre çok ağır bir kelime. Zaten bu tarz şeyleri Türkiye’de yapmayan kulüp yok. Kimi hatır için kimi para için yapar. Ama Fenerbahçe olayında elde deliller var. Bu delillerin içerisinde Mahkeme ve Yargıtay kararları var. Bütün hukuki yasal durumlara rağmen bu kupa bir türlü asıl sahibine verilmiyor. Biz bu kupayı yasal olarak Trabzon’a getirebileceğimizi zannetmiyorum. Ama bu kupa gönüllerde Trabzonspor’undur.
 
Trabzonspor’un muhaliflerini Trabzonspor’un içinde aramak gerekiyor. Şimdi bazı insanlar Trabzonspor’u kendi malları gibi görüyorlar. Yani  ‘biz olmazsak Trabzonspor olmaz’ gibi düşünüyor. O iş öyle değil. Çünkü onlar yokken Trabzonspor’u biz Trabzonspor yaptık. Biz elimizi ayağımızı çektik ama bizim bıraktığımız Trabzonspor ayakta durdu.
 
Trabzonspor yönetimini ve takımın gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
İbrahim Hacıosmanoğlu’nu tanımam. Kendisiyle sadece bir kongrede karşılaşıp merhabalaşmışlığımız vardır. Sonuçta bu başkan buraya silah zoruyla gelmedi. Ama bazıları Trabzon taraftarını, başkana karşı küstürmeye çalışıyor ve Hacıosmanoğlu’nun üzerine kışkırtıyorlar. Kongre yapıldı, adaylar belirlendi ve Hacıosmanoğlu kazandı. Bu sandıktan bu isim çıktı mı, hepiniz yanında olmak zorundasınız. ‘Ben seni beğenmedim’ diye bir şey yok. O zaman demokrasi ortadan kalkıyor. Ben bir takım düşünceler içindeydim.  Ancak bir şekilde bu adam bir yerlerden para buldu ve bu kadroyu kurdu. Helal olsun! Bu takımda bir ışık var. Kaldı ki ışık olmasa dahi biz Trabzonsporluysak, bunu ışıklandırmaya çalışmamalıyız. ‘Bu ne biçim Başkan’, ‘ne biçim Yönetim Kurulu’ dememeliyiz.
Son olarak neler söylemek istersiniz?
Ben önceden daha sık Trabzon’a giderdim. Şimdilerde ayaklarım beni götürmüyor. Yaşım 77 oldu. Ben Trabzon’a gittiğim zaman beraber olduğumuz, futbol oynadığımız, sigaraya bile birlikte başladığımız arkadaşlarımızın yüzde 80’i vefat etti. Bir kısmı hasta, bir kısmının da yaşam tarzları değişmiş. Böyle olunca insana bir hüzün çöküyor. Ben geldim diye düzenini kimsenin bozmasını da istemem. Çünkü benim en büyük sıkıntım, başka bir insana varlığımla sıkıntı vermektir. Bir yıldır gitmiyorum. Gitmeye de niyetim yok. Birde Trabzon şehrinin şehirleşmek adına beton yığını haline gelmiş olmasını daha doğrusu adeta batmış olmasını kabullenemiyorum. Zamanında benim köyümde yalın ayak koştuğum, oyun oynadığım yerler yıkılmış yerle bir olmuş. Trabzon’a gidemem. Trabzonluyum, Trabzonsporluyum. Ama bugün ki Trabzon’un içinden değilim. Bütün Trabzon halkına selam ve sevgiler yolluyorum.

 
RÖPORTAJ : ELİF NESLİHAN SAĞIR
Bordo Mavi Life (Yıl 2015)
 
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.