GARİBAN MEMUR ve CÜNEYT ÇAKIR

Murat Bulut yazdı...

GARİBAN MEMUR ve CÜNEYT ÇAKIR

 Kim ne derse desin, kim aksini iddia ederse etsin, bu ülkenin hatta tüm dünyanın genel kuralıdır eyyamcıya bulaşmamak! En küçük kurumumuz aileden en büyük kurumlara, holdinglere, camialara kadar hiçbir üst, ser, amir eyyamcı adamla uğraşmak istemez. Bir baba, çocuğunu buyururken sürekli mızmızlanan sızlanan evlat yerine daha mülayimini tercih eder. Bir amir , bir memurunu nöbete bırakacak, ona ekstra bir görev verecekse memurlar içinden en mülayimini en sessizini  tercih eder. Bu durum ceza-i müeyyidelerin uygulamasında da geçerlidir. Herkes kanun önünde eşitken, her kabahatin cezası her ödülün taltifi eşit dağıtılması gerekirken –dedik ya- az psikopat, az sinirli, az delisi dışında adama cezalar bir iki sitemle geçiştirilir çoğu defa o bile yapılmaz ama garibin, garibanın vay haline ki tüm hışım ondan çıkarılır.

                Peki bu denge nasıl başlar? Üstte olan kişi, altındakilere önce bir iki el  ense çeker, ayar verir. Kim mukavemet gösterdi, kim “buyur sırtıma bin” dedi, önce onu gözlemler. Sonra, ayarın miktarını biraz daha artırır ki bakalım ezik,gariban  beni  ne kadar taşıyabilecek diye. Böyle böyle bir iki günah keçisi bulunca da işleri kiminle yürüteceğini, bazen sinirini kimden çıkartacağını öğrenir, yoluna böyle devam eder.

                Bu örnekleri sizler de onlara, yüzlere çıkartmışsınızdır eminim.  Maalesef bu “gariban memur” anlayışının en çok, en bariz görüldüğü yer futbol ligimiz ve garibancılığı oynayanlar da önce Anadolu kulüpleri, ardından Trabzonspor oldu yarım asrı aşkın süredir… Geriye dönüp baktığımızda defalar kere defalarca şahit olduk ki bizim takımımız Trabzonspor, hep mağdur edilen, hep hakkı yenen, hep istenmeyen üvey evlat muamelesi gördü.  Bazen hakemlerin tercih hakları, bazen TFF nin fikstür ayarı(!) hep bizim aleyhimize işletildi. Bu defalarca kereler içinde en çok akıllarda kalanlar 96 Metin Tokat’ı , 2004 Cem Papila’sı olsa da sanırız en unutulmaz olanları (dolaylı yoldan aleyhimize de  olsa) 2010 yılındaki Buca-Fener  ve Sivas-Fener maçı  olarak hafızalara kazındı. Sonrasında gelen acı tablo da malumunuz zaten.  Hiçbir Trabzonsporlu’nun hatırlamak istemeyeceği bir kara yıl…

                Kupa gittikten sonra  ne mi oldu? Bağırışlar, çağırışlar, feryat figanlar, mahkemler, tapeler, deliller, ses kayıtları daha neler neler…Hiçbiri, ama hiçbiri ne o kupayı getirebildi ne de  -Çakar ve Baransu- hariç hiçbir muhalife “kupa Trabzon’un hakkı” dedirtebildi. Hatta adalet dağıtmasını beklediğimiz siyasi liderlere bile! Yani futbolumuzun bu çok konuşan, çok bağıran, çok öfkeli, her zaman haklı memuru herkesi o kadar korkutmuş ki kimsecikler “gık” diyemedi, kaldı ki hakkımızı teslim etsin. Çünkü atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti.

                Peki Trabzonsporlu’nun hiç mi kabahati yoktu? Sezon boyunca takımına el ense çekilirken,  biri çıkıp “Trabzon’un penaltıları incelensin” derken, bir diğeri soyunma odasını basarken, hakemlere ayar verirken,  bir tuhaf Gençler maçı, İstanbul maçı oynanırken Trabzon taraftarı ne yaptı? Aslında koca bir hiç! Hadi yöneticilerden gerginliğe uygun bir iki açıklama gelse de (ki Şekip Mosturoğlu’na cevap dahi verilememişti) ne yazar bazında, ne taraftar nezdinde ne eyyam vardı, ne bağırıp çağırma, ne orkestra şeklinde bir protesto, hiç biri! Herhalde büyük büyük adamlar da Trabzon’un bu tepki vermezliğini bildiğinden olsa gerek ne Trabzon’un budanmasına ne rakibin kayırılmasına hiç ses çıkartmadılar.

                Tarih kaçıncı kez tekerrür ediyor, bilmiyorum. Lakin cumartesi günkü Galatasaray maçında Denayer eli kadar bariz, hakemin gözü önünde, kabak gibi meydanda bir penaltının verilmediğine ilk defa şahit oluyorum.  Hem de bir milli gururumuz(!) tarafından. Yani bu senenin ilk el ensesini çok sağlam bir şekilde Cüneyt Çakır’dan yedik ve yine maalesef ki en gür ses yine bizim dışımızda birinden, Erman Toroğlu’ndan geldi. Bir iki yöneticimiz de kendilerine yakışan şekilde çok fazla vaveyla vermeden, ortamı çok germeden durumu eleştirdi fakat bu gibi durumlarda asıl görev tarafta düşer.  Taraftar derneklerinin biri iki cılız açıklamasıyla değil, bıkmadan usanmadan her maç ama bu verilmeyen penaltı dile getirilmelidir. En güzel mottolarla, en güzel resimlerle, sosyal medyada,tribünlerde, en güzel tariz ve latifelerle, en organize şarkılarla, tezahüratlarla  bu olay, faillerinin gözüne gözüne  sokulmalıdır. Yetmedi, bugünden tezi yok Tff’ nin,  Mhk’ nin hatta yayıncı kuruluşun tüm telefonları kilitlenene kadar aranmalı, sitemler edilmeli, tepkiler dile getirilmelidir. Tepki, kırıp dökmedikçe, hakaret içermedikçe gayet de mubahtır efendiler. Ta ki o hakem, bir elinde Kur-an, bir elinde bayrak “yemin billah o eli görmedim; yemin billah bana penaltı gelmedi” diyene kadar! Yoksa atımızı alıp yine Üsküdar’a gidecekler, demedi demeyin.   

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.